Tuesday, December 4, 2012

BLOGGERim Ben Yiaaa

Basima cok fena bir sey geldi.

Bir blog actim ben, 2010'da. Tam olarak bu blog iste. Sonrasi hep dert hep tasa.

Soyle anlatayim;

Okula gidiyordum; kalktim taaa Ankaralardan geldim New York'a. "Rahat batti buna" der anneannem konuyla ilgili. Geldik; alistik alisamadik derken "Ben kendimi Ingilizce konusarak tam ifade edemiyorum sanirim, biraz da Turkce yazmayi deneyeyim o zaman" diye dusunmus olacagim ki bu bloga baslamisim. Inanin yari suursuz bir bicimde. Bilmiyordum ki blog felaketin ta kendisiymis.

Kademe kademe ilerledi hastaligim. Basta sadece kendim icin yazdim, yazdim, yazdim. Ben yazdikca gevsedim; bazilari da okudukca begendi, eglendi, merak etti.

Gel zaman git zaman ben agzindan salyalar fiskirtarak, son surat klavyenin tuslarina basar halime bir ara verdim; kaldirdim kafami bir etrafima baktim baska kimler neler yapiyor diye.

Once Amerika'dan baslamaya karar verdim. Ne de olsa onlar icat etmedi mi interneti basimiza?! Kökü onlarda, bizden iyidirler heralde dedim basladim.



Mesela;

-Simdi canim, Guney Tennesse'de sari govdeli yesil basli bir timsah var.
-Eeee?
-Iste biz o timsahin bagirsak harekelerini cok merak ediyoruz.
-EEEEE?
-O yuzden konuyla ilgili blog yaptik.
-Anladim.

Ya da ne bileyim ergen hareketin gercekten de engellenemedigini kanitlama yarisi icinde anca seks, aldatma, iskence, aglama konusan tiplere kadar gercekten 100 milyon farkli blog var Amerika'da.

Herkes de kendi konusunda basarili. Bu kalabaligin arasindan siyrilmislari konu aldigim bir arastirma sonucu vardigim karar. Dussen kalkamazsin. Cok fena.



Ben de kafamin icinde kalan az biraz beynimi de bunlarla kaybetmeyeyim diyerek cozumu icimde aradim.

Icimizde! Turkiyemde!



Dunya trendlerini daha trend dunyaya yayilacaginin farkina varamadan kendisininmis gibi benimseyip, ustune bir de genis genis dunyaya geri bile satabilecek kadar sahiplenen canim yurdum insani bu konunun da bokunu cikarmis elbette!!




Ben kendi kendime lise, universite ve universite sonrasi gelmis gecmis HERKESIN yasadigi on milyonlarca sikintiyi kendi icimde bazen de uc bes dostuma anlatacak kadar azicik disimda yasayadurayim, millet ayni konular uzerinden prim yaparak 1,734,048 tane takipcisiyle almis basini gitmis.

Ama normal, hep uyurdum ben. Trend mrend sonradan ucundan yakalardim. Hic trend setter olamadim su hayatta. Yalniz bu trend trenini kacirdigim icin o kadar da cok yerlere yapismadim cunku arka arkaya soluksuz okudugum bloglar -ve elbette hepsinin kitaba donusmus versiyonlari- ozunde birbirinin ayniydi.

"Okuyucuyla daha rahat bag kurabilmesi yonunden son derece samimi olan bu kitabiyla zart zurt yok satiyor."

Samimiden kastin ne oldugunu da kufurun bini bir para diyerek ozetleyebilirim. Normal hayatinda genel gecer bir Turk hanim evladina oranla cok fazla kufur ettigi soylenen ben bile bu sacmalik karsisinda samimiyetin hele hele de edebiyatin bu olmamasi gerektigine kanaat getirdim.

Soz konusu blog da olsa, "ufak at da civcivler yesin"bir ortamin icinde bulunuyor da olsak, sonucta yazi yaziydi ve en nihayetinde bir sanat icra edilmeliydi. Ne edebiyatin derinliginden ne de estetik kaygidan ödün verebilen ben, Turk halkiyla "samimi olmayi" reddetmistim. Yalniz Turkce yaziyor olmamdan oturu olsa gerek bu plan biraz ters tepti cunku Turk halki her zamanki gibi sonsuz bir samimiyet arayisi icindeydi. Kufur okumak bazilarimizi en az kufur etmek kadar rahatlatiyor heralde ki ben kendi kendime bu trende karsi cikacagim diye tepinirken o 1,734,048 takipcisi olan yazarlar bir yandan takipci sayilarini uce bese katlarken ote yandan da basilmis kitaplarina durmaksizin yenilerini ekleyerek yollarina devam ediyorlardi.

Ve fakat ben de yilmadim! Ne yaptim? Icerik degistirdim!


Her zaman iyi kotu kendimce bir zevkim oldugu soylenir. Baktim bu alanda da Turkiye olsun Amerika olsun her yerde olumune yazar cizer ve takipci var. Hem keyifli de is. Sen giyiyorsun, birileri fotografini cekiyor, aliyorsun resmi bir koyuyorsun siteye, patliyorsun.


Ben de patladim tabiki. Evet suslenip puslenip resimler cektirmek cok eglenceli bir is ama cuzdaninda 1+Milyon dolarin ve arkanda 10 kisilik set ekibin varsa.

Bizim ekipte bir ben vardim, bir de sagolsun hicbir istegimi kirmayan bir tanecik sevgilim. Bir de elbette "banka hesabi" rolunu oynayan canimin ici annem!

"Canon mu Nikon mu Canon mu Nikon mu"cikmazini da bir bilene danistiktan sonra teknik ekibim, sponsorlarim ve ben hazirdik!



Basta iyi de gitti. Giydim, ciktik sokaga, derinlik etkisi kazandirilmis fotograflar falan cektik. Yalniz tabi bir iki ay icinde halen bir gelir akisi saglayamamis olmamiz ve amatorlugumuz bizi biraz yormaya basladi. "Feysbukta yuzlerce like aldik yaaaaa inanamiyorooooom!!" soku da bir yere kadar insani ayni gaz seviyesinde tutabiliyor.



Yine de iyi kotu blogdu modaydi takilirken bir anda bir sey oldu.

Ben hastalandim. Diyabetik ciktim iyi mi?

27 yillik hayatimda tam olarak ne anlama geldigini bile bilmedigim bir laf geldi hayatimin ortasina oturdu.

Tip 1 Diyabetik.




Tabi haliyle es aldim birazcik bloga da hayata da. Ogrendik ogrenemedik; alistik alisamadik; becerdik beceremedik derken 4 ay geride kaldi.

Ben simdi her yonden iyiyim.

Kesin iyiyim cunku taa Ankaradayken bana batan rahat vardi ya, o yine geldi batti.



Bu sefer de giysi ve taki tasarimina basladim. Her profesyonel girisimde oldugu gibi ben de ise sermaye yatirarak basladim. Benim bu halimi hayra yormakta zorlanan bir tanecik sevgilim beni ne kadar uyardiysa da kendisine hayatta kazanmanin tek yolunun once yatirim yapmak oldugunu aciklamaya calistim. Ben bana fazla gelmis olan dolarlarimi Kore mahallesi esnafi ve yaratici/uretici -ama fakir- sanatcilarin ikinci evim diye nitelendirdigi Harlemdeki Michaels El Sanatlari magazasiyla paylasmaya karar verdim.

Kendimden aldim, onlara verdim. Niye? Hayatta ancak boyle kazaniliyor cunku de o yuzden.

Aferin bana.

Henuz ilk satisimi gerceklestirebilmis degilim fakat Instagram gezegeninde paylastigim degerli saheserlerimi basarili birkac taki tasarimcisi "begendi".

Yani yine sardik basa.

Like'larla besleniyorum ama ben; parayla degil.

Gonul isi bunlar.

Hem,



Der ve yeniden araniza katilmanin hakli gururunu yasarim sevgili bloggerlar ve blog takipcileri. Hodri meydan Amerika, hadi bakalim Turkiye!

Ben de geldim. Yeniden.



Duygu

Monday, February 20, 2012

Vajina Monologlari The Vagina Monologues


VAJINA

Herkesin kolay kolay dile getiremedigi bir kelime. Hatta yil 2012 olmasina ragmen hala pek cok ulkede birakin  dile getirmeyi, akla getirilmesinin bile ayip varsayildigi bir kelime. Bundan tam 16 yil once, 1996'da Eve Ensler'in oyununa The Vagina Monologues adini secmis olmasi sanirim tam da bu sebepten kaynaklaniyordu. Tabulari mi yikacagiz? Oyleyse işe isimden başlayalim ve adini The Vagina Monologues koyalim; yani Vajina Monologlari.

Izninizle baştan anlatayim.

Bilkent'te okumuş olmasina ragmen benim ancak New York'ta tanişma şansi elde edebildigim ve cok sevdigim bir arkadaşim var. Ismi Ege Maltepe; tiyatro oyuncusu. 

http://www.egemaltepe.com

Ege'yi cok sevmemin iki sebebi var. Ilki elbette yurtdisinda Turkiye'yi temsil eden genc bir sanatci olarak elde ettigi başarilar. Ardi arkasi kesilmeyen sayisiz projede rol almasinin yaninda ayni zamanda tiyatro yazarligi ve yonetmenligi yapiyor. Oyunu araciligiyla New Yorklulara Turk kahvesini tanitiyor. Hem de dansozlere, kebaplara bogulmus, son derece eksik ve hatta yanlis resmedilen Ortadogu ulkesi Turkiye imaji uzerinden yapmiyor bu isi. Sadece Istandul'dan Erzurum'a kadar hepimizin icine işlemiş Turk kahvesine duydugumuz sevgiyi ve beraberinde yasattigimiz kulturu ogretiyor New Yorklu'ya. Hic de cekici ve hatta gercekci  bile olamayan, cirkin tanitim kampanyalarina oluk oluk para akitan turizm yetkilileri Ege'nin oyununu izlese de gercek tanitmanin nasil ancak ogretme yoluyla yapilabilecegini gorse azicik.

Tum bunlari basaran bir insani ben elbette severim ama Ege'yi sevmeme asil sebep beni icine surukledigi proje.

Bir gun işteyim, her zamanki gibi işiyle dunyalari kurtardigini sanan zavalli patronumun istedigi finansal raporlari hazirliyorum; ekranda aniden bir email kutucugu belirdi. Bir baktim Ege'den. Ah dedim yine bir proje peşinde bizimki, beni de cagiriyor. Elbette dunyayi kurtarma eylemime derhal ara verip maili okumaya koyuldum. Mesaj Ege'nin bu sene ikinci defa yonetmenligini yapacagi Vajina Monologlari adli bir oyunla ilgiliydi; bu oyunun aslinda dunya capinda kadinlara ve kiz cocuklarina karsi uygulanan şiddeti sona erdirmek amacli bir proje oldugunu ve bugune kadar bu yolda cok fazla para toplandigini; onumuzdeki Pazar bu seneki oyunun New York ayagi icin secmelerin yapilacagini detaylica anlatiyor ve benim katilmak isteyip istemeyecegimi soruyordu.

Bense Vajina Monologlari kismini okudugum anda kararimi vermiştim zaten.

Derhal cevap attim:

"Ben varim. Pazar gorusuruz."

Her ne kadar derhal o gun oturup bunlari burada yazmak istediysem de, konunun onemini hak ettigi kadar iyi vurgulayabilmek icin önce biraz gözlem yapmaliydim. O Pazardan bugune neredeyse 1.5 ay gecti; umarim bu projeyi ve onun sayesinde yasadiklarimi sizlere en dogru sekilde aktarabilecek kadar özümseyebilmişimdir.

8 Ocak
Seçmeler

Dişarida hava soguk ve rüzgarli ama neyse ki sadece 6-7 blok gitmem gerekiyor. Kisa mesafe yürümüş olmama ragmen burnumda durmayi reddeden sümükler toplu intihar eylemine başlamiş, ellerimse kucuk birer buz kalibi halini almişti. Kafamda neden bu seçmelerin bir kiliside yapildigi sorusu hala yanit beklerken (Sonradan ogreniyorum ki burasi transeksuel, homoseksuel ve lezbiyenlere kapisi her zaman acik olan, pazarlari dini ayinler yerine caz konserleri duzenlenen, mahalle cocuklarinin egitimi icin haftasonu kurslari organize edilen, yani geleneksel dini uygulamalar disinda her seyin yapildigi bir yer.) bir anda kendimi "kilise"nin gorkemli girisinde buldum. Bir suredir hemen onumden yurumekte olan siyah fötr şapkali, kisa ama atletik yapili kadin da aynen benim gibi kilisiye girmeye yoneldi. Gülümseyip kapiyi actim. Sonradan adinin Claudia oldugunu ogrendigim bu kucuk kadin carpici bir Meksika aksaniyla tesekkur edip, "Siz de mi seçmeler için geldiniz" diye sordu. Belli ki New York bana yine cok-uluslu bir deneyim daha hazirlamişti.


Cladia 10 yil once PhD icin New York'a geliyor ve pek cok insan gibi o da bu sehre kurban giderek bir daha ulkesine donmuyor. Ama o da tipki pek cok New Yorklu gibi ulkesi icin iyi isler yapmadan duramiyor. PhD konusu Meksida'nin kucuk bir alanindan toplu halde Amerika'ya göç etmis lokal bir topluluk ve onlarin olusturdugu sosyal yapilasma. 10 yildir kendini 100-200 kisiden meydana gelen bir gruba adamis Claudia bugun arastirmaci kimligini degil kadin kimligini getirmis yaninda.


Ben Claudia'nin da videoda dedigi gibi, bir kadin olarak, kadinlarla birlikte, kadinlar icin oradayiz diye dusunurken bir anda O'nun sesini duyarak irkildim ve ne kadar kucuk dusundugumu fark ettim.


Ismi Lorelei. Irlanda kokenli bir Amerikali. Felicity Huffman'in En Iyi Kadin Oyuncu dalinda Oscar'a aday gosterildigi, 2005 yapimi Transamerica filminden firlamis bir karakter gibi.




Sesi cok gür ve boyu cok uzun ama hareketleri, cumleleri, kendini taşiyişi o kadar dişi ki insana yumuşacik geliyor Lorelei, kendinizi yaninda iyi hissediyorsunuz. Her hareketinizde sizi eleştirmeye hazir bakan gozleri yok onun ya da arkanizi dondugunuz anda dedikodunuzu yapacak biri degil. Kisacasi toplumun bozamadigi bir ruha sahip. Onun deyimiyle bir tek bedeni yanlis verilmis ama onu da kendisi duzeltmiş zaten. Hicbirimizden en ufak bir eksigi olmadigi gibi cesaretiyle fazlasina sahip olan Lorelei, Vajina Monologlari'nin sesine kendi sesini katip, onu biraz daha gürlestirecegi icin hepimiz ona minnettariz.

Bir de Erin var tabi. Oyunun ikinci yonetmeni. Tam zamanli is olaraksa ABC News Now gibi unlu ve onemli bir televizyon programinin yonetmenligini yapiyor. Kendisi biseksüel. Bir gün evinde sohbet ederken, son derece siradan bir tavirla "Eski karimla gittigimiz favori restoranlardan biriydi..." gibi bir cümle kurmasiyla ogreniyorum bu durumu. Bana normal gelen ve en az onun kadar hic üzerinde durmadigim bu cümlecik gruptan bir diger Amerikalinin ilgisini cekiyor ve o da utanmadan lafini bolüp soruyor; "Pardon anlamadim, kimle birlikte gittigimiz dedin?"

"Eski karimla." diye cevap veriyor Erin yine ayni siradan ses tonuyla. Erin suan bir Misirliyla birlikte. (cinsiyeti: erkek) Ondan once de Italyan, Kolombiya ve simdi hatirlayamadigim birkac milliyette adamla daha birlikte olmuş. Yani ceşitliligi seviyor Erin. Her anlamda. Yonetmenligini yapmayi sectigi oyundan da acikca belli ediyor bu durum kendisini. Bu oyunda toplam 28 kadin rol aliyor; her biri farkli bir etnik kokenden, farkli bir gecmisten. Gencliginde akla gelebilecek tum cilginliklari yapmis, simdi 60'li yaslarinda olmasina ragmen asla ne yogasindan ne de sosyal aktivitelerinden geri kalmayan "über cool" teyzemizden tutun da 20 yasinda üniversite yasaminin insana hissettirdigi ozgürlük ve kendini arayis doneminde neye saldiracagini bilemeyen, deneyim açı, genç bir kiza kadar her yastan ve her telden kadin mevcut bu 28 kisi arasinda.

Madem kendimi tutamadim tek tek oyunculari anlatmaya koyuldum o zaman Deborah'dan bahsetmemek olmaz. Deborah grubumuzun lideri. Ben ilk defa bu sene bu ise kalkismis olabilirim ama Deb her sene farkli kadinlarin eklenip kartopu etkisi yaratarak buyumesine yardimci oldugu bu hareketin New York ayaginin yillardir liderligini yapiyor. Uzun boylu, incecik, cok alimli bir kadin. Ama insani carpan ilk ozelligi akici ve otoriter olmasina ragmen bir o kadar da koruyucu ve sakinlestirici konusma tarzi. Vagina Monologues gibi pek cok alanda, farkli projelerle ugrasiyor. Kadin maneviyati ve kisiotesi psikoloji alanlarinda terapi hizmeti sunuyor. Sadece psikolog deyip gecmek cok eksik kaliyor ama illa kisaca anlatmam gerekirse o bir toplumsal yardim ve iyilestirme elcisi. Ayni zamanda oyunumuzda "yasaksiz militan biseksüel inleme" sesini cikaran karakter.

Aslinda biraz da oyunun iceriginden bahsetmeliyim cunku gercekten cok ilginc hikayeler var ama once her seyi baslatan kadindan bahsetmek zorundayim.

Eve Ensler

Oyunun yazari, bu uluslararasi hareketin başı, kucuk yasta babasinin tecavuzune ugramis ve belki de bu sayede milyonlarca kadinin hayat kalitesinin yukselmesine yardimci olmus, ustune bir de kanser atlatmis. Kimilerine gore o bir super kahraman. Bana goreyse dogru olani yapmaya asla üşenmemiş, cok önemli, örnek bir kadin. Tam bir toplum lideri. Korkusuz, sınırsız, kabına sıgmayan ve sizin de icinde yasadiginiz kaptan kurtulmaniz icin mücadele eden bir kadin.

1996'da ilk versiyonunu yazdigi The Vagina Monologues aslinda arkadaslariyla cinsellik, cinsel kimlik ve deneyimler uzerine yaptigi sohbetlerin birbirinden degisik hikayeleri gün isigina cikarmasiyla basliyor ve bir noktada Eve kendini 200 kadar kadinla roportaj yapmis halde buluyor. Vajinalara ve hikayelerine hayranligiyla baslayan bu proje kadina karsi siddeti tum dunyada sonlandirmaya kararli sosyal bir harekete donusuyor ve bugune kadar 48 dile cevriliyor; 140'tan fazla ulkede sahne aliyor ve 80 Milyon Dolarin uzerinde yardim amacli bagis toplaniyor. Bu paralarla Afrika'da vahset boyutlarini almis kadin sunneti uygulamalariyla mücadele ediliyor.

Bu arada bakiniz kadin sunneti: kadinlarin klitorislerinin ve hatta cogu zaman vajinalarinin disarida kalan kisminin tamaminin daha 7-8 yasinda anestezi vb tibbi onlemler alinmadan vahsice, insanlik disi bir sekilde kesilerek yok edilmesi. Bazi yerel kulturlerde vajina kesildikten sonra geriye kalan acik yara idrar ve menstürasyon ihtiyaclarini gidermek amacli kucucuk bir delik birakilarak cuval diker gibi yeniden dikiliyor. Amac: 13 ila 17 yas arasinda evlendirilecek olan bu kiz cocuklarina gerdek gecesinde kocasinin gelip yarayi yeniden keserek acacagi ana kadar kimsenin yaklasamamasi, tabi eger kiz cocugu o yasa kadar hayatta kalabilmisse. Ilgilenenler varsa gercek hikayeleri daha detayli bir bicimde V-Day: Until Violance Stops isimli filmde bulabilir ve hatta bu filmi su linkten satin alabilir:

http://www.docurama.com/docurama/v-day-until-the-violence-stops

Kadin sunneti konusunda verilen mucadelenin yani sira savas bolgelerinde tecavuze ugrayan kadinlara yardim ediliyor; egitimler duzenleniyor, zor durumlarda yasamini surduren kadinlara once insan, sonra da kadin olduklari hatirlatiliyor.


Asagidaki linkte V-Day orgutu ve bu orgutun tum dunyada yaptiklariyla ilgili pek cok bilgiye ulasabilirsiniz ve hatta siz de bu harekete dahil olmak; pasif bir izleyiciden aktif bir yardimciya dogru ilk adimi atmak isterseniz neler yapabileceginizle ilgili bilgiler de bulabilirsiniz.

http://www.vday.org/ten-years-vday/until-the-violence-stops

Bu kadar V-Day bilgisinden sonra bizim oyuna ve karakterlerimize geri donmek istiyorum.

Secmeler bitti, herkese rolleri dagitildi, simdi sira geldi provalarimiza. Benim iki rolum var. Ilk once Bosna Hersek'te savas sirasinda iskence ve tecavuze maruz kalan kadinlardan birinin roportajina giris kismini okuyacagim. Diger rolum ise daha sıkıntılı; 10 yasinda babasinin evinde, babasinin bir arkadasi tarafindan tecavuz edilen kucuk bir kizin hikayesi. Hatta tam olarak tecavuz sahnesi. O duyguyu o roportajdan alip o sahneye aktaracak ses olmak gercekten zor. Elimden gelenin en iyisini yapacagim baska yolu yok. Amac bir daha asla hicbir kucuk kizin, hicbir kadinin veya hicbir insanin tecavuze ugramamasi.

Butun roller bu kadar acikli degil elbette. Oyunda seyirciyi gulme krizine sokacak derecede komik bolumler de var. Mesela az once yukarida Deborah'dan bahsederken kisaca degindigim inleme sahneleri. Cinsellik sırasında yuksek sesle inlemekten cok hoslandigini anlatan bir kadinin hikayesi. Eskiden avukat olan bu kadin zamanla hayatta asil hosuna giden seyin insanlara zevk vermek olduguna karar veriyor ve kadinlara cinsel deneyimler yasatan bir kadin halini aliyor. Her kadinin cinsellik sirasinda cikardigi seslerin ne kadar guzel ve kendine ozgu oldugunu anlatan bu roportaj onlarca farkli inleme sesinin canlandirilmasiyla sona eriyor.

Bana guvenin; gulmekten koltugundan yere dusmeyecek tek bir seyirci kalmasi soz konusu bile degil!

Daha fazla oyunun icerigini anlatmayayim. Bu oyun Turkiye de dahil olmak uzere 140'in uzerinde ulkede her yil sahneleniyor. Eminim arastirirsaniz ne zaman yakininizda bir yerlerde oynanacagini ogrenebilirsiniz.

Lutfen.

Bulun, gidin ve izleyin! Eger New York'daysaniz da bizim oyunu kacirmayin.

23-24 Mart'ta
Aksam saat 8'de,
76th st ve Central Park West,
4th Universalist Society Kilisesi'nde.

Hem cok begeneceksiniz, hem de dunya kadinlari icin, insanlik icin cok iyi bir sey yapmis olacaksiniz.

Hem kim bilir belki bir gun siz de kendinizi sahnede yuzlerce insanin önünde "yasaksiz militan biseksüel inleme" sesini cikarirken bulabilirsiniz.

Kadinlara ve kiz cocuklarina ya da erkeklere ve erkek cocuklarina karsi siddetin her türlüsünün sonsuza kadar sona erdirildiği bir dünya dileklerimle.

Duygu 

Thursday, January 26, 2012

The Vermont Thing


A: "Hot Tub olmazsa gitmem!" 

D: "Aaa ayip ettin! Ne diye dag evi kiraliyoruz sanki?!  Tabiki hot tub olacak!"

D: "Bence de yaa! Hep izliyoruz sagda solda! Bir kere de biz yapalim!"

Y: "Zaten hot tubsiz olan evleri eliyorum direk. Birkac tane buldum, size gonderecegim. Birlikte bakar seceriz."


Her sey boyle baslamisti. Simdiyse ustunden sadece 1 hafta gecmisken elimizde  turlu turlu videolar, fotograflar, oramizda buramizda morluklar, aklimizda unutulmaz anilar, hayallerimizdeyse en kisa zamanda tum bunlari tekrarlama fikri var.

Adina The Vermont Thing dedik, yani Vermont Olayi ya da Vermont Şeysi. Baska turlu anlatamadik cunku o su gibi akip giden 48 saati.

"Hosgeldiniz! Merhaba ben Bilmem Kim. Memnun oldum!" diye baslayan cumleler yerini 48 saat ayni cati altinda, yan yana odalarda kalip, donus vakti geldiginde 48 yillik dost gibi kucaklasan 16 kisiden yukselen, "Cok guzeldi! Kesinlikle bir kere daha yapmaliyiz!" cumlelerine birakti.

Sanki 2 gunlugune dag evine degil de 2 yillik savasa gidercesine fazla fazla aldigimiz "harç malzemesi" icki stogumuz, normalde koca bir orduyu doyurmasi beklenecek ancak nasil oldugunu hala cozemedigim bir sekilde sadece 16 kisiye zar zor yeten et-tavuk-sucuk-makarna-salata menumuz ve elleri havada, gobekleri onde tutmaya yardimci Turkce muziklerimizle yaslari 22'den 32'ye uzanan bir grup manyaktan da aksi beklenemezdi zaten.

Neydi peki birbirine yabanci insanlari arkadas, arkadaslari dost yapan Vermont'ta? Sirf bir gece Jack'le Jose'yle cok yakinlastik; bir yandan da 90'lardan 2000'lere Metin Arolatlar, Dumanlar, Kurbanlar dinledik diye mi boyle oldu?

Buyuk etkisi var.

Ama tek sebebi bu degil.

Bir kere her seyin basinda ayni yola bas koymus insanlarin simdi fiziksel anlamda da ayni yoldan ayni yere gidiyor olmasinin verdigi bir birlik beraberlik duygusu var. 3 minivan, 16 Turk, 16si da farkli gecmislerden gelip ayni bugunu yasiyor. Kendi capimizda bir topluluk olusturmusuz, dunya yikilsa bize bir sey olmaz gibi geliyor.

Bir de yemek konusu var tabi. Maneviyat iyi hos da, asil onemli olan bizim arabanin arkasinda neredeyse ozel korumayla tasidigimiz sucuklar, kanatlar, kofteler! Hepimizin 3 cumlesinden 2'si yemeyle icmeyle ilgili. Demek ki neymis dunyaninda neresinde olursak olalim, hava kosullari ne olursa olsun, Turk'e mangal dedin mi kafada baska bir seye yer kalmiyormus.

Hava kosullari konusunda ciddiydim bu arada. Gittigimiz dag Okemo Dagi kucuk isikli kulubeleri, canayakin yerlileriyle insanin icini isitan bir yer! Ama sadece mecazi anlamda. Tum gece boyunca -20 derecede mangal askinin zorlu hava kosullarini nasil yendigini izledik durduk. 5-6 cengaver donusumlu olarak sucuklarimizi, koftelerimizi koruyup kollamakla kalmadi, surekli de rahat rahat "Hava iyi ya, cok kotu degil. Hallediyoruz." dedi. Artik bunu hepimizin kapilip gittigi 'siddetli snowboard" eyleminin vucut isimizi yuksek tutmasina, o da olmazsa tuketilen alkol miktarinin genis bir fil ailesini bayiltmaya yetecek kadar olmasina bagliyor ve her birine ayri ayri bir kere daha tesekkur ediyorum.

                                                         


Alkoldu, partiydi iyi de siz oraya kaymaya gitmistiniz! O ne oldu derseniz, haklisiniz biraz da nasil kaydigimizdan ya da aksi bir takim durumlardan bahsedelim.

Her sey bu  Kis Sporlari Sevdasi Sendromu yuzunden oluyor aslinda.

Ister kisin Winter Festlerle Uludag'a gidip gunduzleri pistlerde sagi solu kesip, geceleri de eller havaya yapan tayfadan olun; ister gercekten sadece kaymakla ilgilenen azimli ve deneyimli kayakcilardan; eger mis gibi sicacik evinizi birakip dag tepelerinde, yerden 10 metre yuksekte, tek ayaginizda 50 kg bir tahta parcasi asili halde, sallanan bir koltukta gidip gidip çat diye karin, buzun uzerine birakilmaya raziysaniz sizde KSSS var demektir. Hic bosuna aksini iddia etmeyin.

KSSS deneyimleri genelde dinleyen insanin icinden "Vah canim, kafayi yemis." demesine sebebiyet verse de zaman zaman kisiye kendini iyi de hissettirebilir.

Mesela yarim saatlik buz pateni deneyimi sirasinda kenardaki korkuluklara tutunmadan toplam sadece 15 saniye gecirebilmis bir arkadasimiz KSSS sayesinde 2 gunde snowboard kavramini çözdü. Fena mi yani?

Board yapmayi yeni ogrenen adamin "Bunu basarabilirim!" derken 58. defa popo ustu yere yapistigi an ile dag tepelerinde turlu turlu maymunluklar yapabilen adamin duz yolda adim atar gibi parmak ucunda dondugu an hep bu Kis Sporlari Sevdasi Sendromu'nun verdigi enerjiden beslenir.

Halbuki dusununce snowboard da kayak da super tehlikeli sporlar sayilir. Kayak kiralama islemi sirasinda birbirimize "Yaa milli kayakci da dustu, kafasini patlatti öldu goruyor musun?" gibi cumleler kurmamiz ve 2 dakika sonra kayak pistinde "ahahaahahaha ne bicim dustum yaa. Ama acimadi DEVAM" dememiz mesela, garip. Ama insan o an unutuveriyor iste kendi boyundan kisa bir tahta parcasinin uzerinde, karla kapli dagdan yokus asagi Allah ne verdiyse inerken kendisini durdurabilecek tek seyin yine ayni kar oldugu fikrinin pek bir ekstrem oldugunu.

Gerci unutuyor dedim ama biz caylak snowboardcular bu gruba dahil edilemeyiz cunku sanirim bu fikir bir turlu aklimizdan cikamadigi icin hala caylagiz. Demek ki akil ve fikir evde birakilmadan kayma islemi pek gerceklestirilemiyor, bile bile popoyu yormanin da bir alemi yok. Nitekim aramizda hala akli yerinde olan bir baska arkadasimiz da ikinci gun, ben buraya keyif almaya geldim; alirim elime kitabimi gecer duvarlarda geyik kafalari, sagda solda somineler olan guzelim dag restoraninda mis gibi sicak cikolatami ice ice takilirim dedi ve bunu yapti da. Akilli insanin hali bir baska oluyor.

Peki bir dagda gorup gorebileceginiz en sinir 2 sey nedir?

Ilki tabiki siz daha hafif egimli bir yerde ayaga bile kalkamazken, yaninizdan 3-4 yasinda veletlerin 30 yillik Olimpiyatcilar gibi kayarak gecmesi, bir de ustune utanmadan suratiniza kar sicratip, arsiz artistlikler yapmasi.

Hadi onlar daha cocuk -hatta bebek-. Alttan aldik, sinirimizi bozmadik diyelim. Peki ya o kayak hocalarina ne demeli?

Tamam hocam anladik, super kayiyorsun. Aslinda altin madalyalara, milyon dolarlik  RedBull sponsorluklarina layiksin da simdilik oyle vakit gecirmek icin lutfettin kalktin bize ders veriyorsun. Ama 2 saatlik kayak gecmisimizin sonunda cikip da bizden o parmak ucundan topuga, topuktan tekrar parmak ucuna gecis hareketini bekleme!! 

Hadi bekleyecek kadar safsin, bari karsimiza gecip artist artist elini kolunu iki yana acip, kaslarini havaya kaldirarak, "Yani bak iste!! Yapamiyorum dedigin hareket bu sadece!! Nasil yapamazsin!? Ben yapiyorsam, sen de yapabilirsin!" deme! Deme cunku o zaman ben de seni Telesiege'den asagi itmek zorunda kalabilirim.

Yapma hocam! Bosu bosuna attirtma kendini ordan asagi, bak o filmde herkes perisan oldu, kirilmayan kol bacak kalmadi.

Neydi adi? Frozen. Hani asagi atlayani kurtlar kapiyordu canli canli. Bu arada tatil boyunca bir baska heyecan konumuz da kurtlardi elbette. Ilk sabah uyandigimizda evin onundeki ayak izlerini gorunce, dalgalar halinde tum evi kaplayan  "OHA! Kurt inmis lan gece, evin onune kadar gelmis!" seklindeki heyecanli yorumlarimiz, ikinci sabah yakinlarda bir komsumuz oldugu ve hatta o komsunun da bir kopegi oldugunu kesfetmemiz sonucu yerini, macera yaratamamis olmanin hayalkirikligi ama bir yandan da kopeklerin her kosulda sevimli oldugu avuntusuyla "Ha. Olsun ama tatli kopek." yorumlarina birakti.

Bu arada "sabah uyanmak"  olayinin da nasil gerceklestigini resmetmem sart. Obsesif bir kayak sorunu oldugunu kesfettigim sevgilimin her sabah saat 7'de kiz-erkek ya da tek-cift dinlemeden teker teker her bir odanin kapisina gidip, once kalin sesiyle, sonra yetiskin bir kaplan pencesi buyuklugundeki yumruklariyla ve en sonunda da bilfiil odadan iceri girip, yatakta yatmakta olan sahislari ayaklarindan tutup asagi kaydirmak suretiyle uyandirmasi basta tum ev halki uzerinde şok etkisi yaratmis olsa da, ikinci sabah herkes basina gelenlerden ders almis olmali ki Big Foot sevimliliginde ve Hitler disiplininde calisan sevgilime karsi cesitli taktikler gelistirmisti.

Mesela ölü taklidi yapmak ya da evde degil de arabada yatip coktan cikmis gitmis izlenimi yaratmak populer taktikler arasindaydi.

Her seye ragmen nasil yapti nasil etti bilmiyorum ikinci sabah da 15 kisiyi erken saatlerde kahvaltilari yapilmis, kilik kiyafetleri tam, kayak malzemeleri eksiksiz bir sekilde o piste getirmeyi basardi. Hem de bir onceki gece sadece 93 litre alkol tuketmis olmamiza ragmen. Gerci 15 kisi dedigime bakmayin. 1 kisi giyinip gelir gibi yapmanin ve sonra arabada uyumanin Diktator Sir Kayak Canavari'yla mucadele etmekten daha kolay olacagini cozmus olmali ki hepimiz elde o sabah nedense 150 kg cektigine yemin edebilecegimiz boardlarimizla karli dag tepelerine ulasma savasi veririken, o arabada misil misil birkac saat once girdigi hot tub'in ruyasini gormekteydi.

Hani su basta anlattigim hot tub var ya, o iste. 2 kisi disinda kimse girmedi o hot tub'a. Onlar da bunyelerindeki alkol kulaklarindan disari tasmaya basladigi icin disaridaki -20 derece sogugu hissetmiyorlardi da ondan yaptilar bunu. Terasta birikmis, bembeyaz, el degmemis karlarin ortasinda mavi isiklariyla ayni filmlerdeki gibi duran hot tub'imiza niye o gece bir turlu giremedik inanin hatirlayamiyorum. -20 derece ve bikini ikilisi algilarimizin otesine gecmis olabilir belki.

Ama bu Vermont Şeysi burada bitmez. Yine gelecegiz illaki, yine sazli sozlu aksamlar olacak bagira cagira. Aramizdan birinin deyimiyle, "Sanki ilk defa alkol ve muzikle tanismisiz gibi" Tadini aldik bir kere.

Hem hala diyoruz, Biz niye girmedik ya hut tub'a?..


Yaz, kis, gunduz, gece, Vermont ya da Van, Istanbul ya da New York hic farketmez. Herkesin dostlariyla boyle kontrolsuzce eglenebildigi bir dunya dileklerimle,

Duygu 






Saturday, January 7, 2012

New York'ta Nasil Efsane Olunur 101

Bu hafta bir belgesel izledim. O kadar guzeldi ki bittikten 5 dk sonra bile ben hala zevkten dort kose halde televizyon ekranina yapismis kalmistim. 2012'nin bu ilk ayinda aptal kutusu karsisinda gecirdigim en iyi 1 saat 24 dakika olacagi kesin.

Adi Bill Cunningham New York. Konusu Bill Cunningham'in hayati. Bu yazidan sonra aranizda filmi izlemek isteyenler cikabilir (cikarsa ne mutlu bana). O yuzden bastan sona anlatip tadini kacirmayacagim ama benim uzerimde biraktigi duyguyu kelimelere dokup paylasmazsam mutlu mesut cizgimi koruyamayabilirim. Dolayisiyla bakalim bakalim kimmis bu Bill Cunningham ve Duygu'nun ic dunyasina neden boyle bomba gibi düşmüş.


Kendisi bir moda fotografcisi. Suan 84 yasinda ve hala calisma hayatina devam ediyor. Hem de pire gibi. 1948'de Harvard Universitesi'ni yarida birakip New York'a yerlesiyor. Bilirsiniz efsaneler sistematik egitimi sevmez. Sevmemekle kalmaz hatta ona katlanamaz. Bu adam da oyle biri iste.

Yasayan bir efsane.

Hic evlenmemis, hatta sevgilisi bile olmamis. New York'un tarihi konser solunu Carnegie Hall binasinin icinde inanilmaz kucuk bir odada yasiyor. Bundan 50-60 yil once Carnegie Hall'da calisan ya da orada pratik studyolari olan sanatcilar yine ayni binada kendi odalarinda yasiyorlarmis. Andy Warhol'dan tutun da bizim efsane Bill Cunningham'a kadar pek cok sanatci inanilmaz eserlerine bu binada imza atmis. Ta ki binanin sahibi olan New York Belediyesi suphesiz daha yuksek karlar elde etmek amaciyla sanatcilarin odalarini ofis alani olarak buyuk sirketlere kiralamaya baslayana kadar. Zaman icinde tum sanatcilar yerinden edilmis ve 2010 yilina kadar kala kala 2 kisi kalmis: Bill Cunningham ve Carniege Hall'un resmi fotografcilarindan (ayrica zamanin unlu model/danscilarindan) bugun 98 yasinda olan Editta Sherman. Her ikisi de tum itirazlarina ragmen 2010 yilinda baska evlere yerlestirilmisler. Bu arada itiraz ettikleri evler gokdelen tepelerinde, Central Park manzarali, bugunku degeri 20-30 milyon Dolar arasinda degisen evler.

Dedim ya, bunlar yasayan efsaneler. Her ikisinin de New York sehri icin degeri cok yuksek. Aslinda el ustunde tutuluyorlar. Gel gelelim guzel ev, yuksek maas gibi dunyevi zevkler sadece sanati icin nefes alan bu efsanelerin zerre kadar umrunda degil.

Bill Cunningham'in 60 yilini gecirdigi kucucuk odasinda sadece tek kisilik bir yatak ve sagda solda askilara asili halde birkac gomlek var. Onun disinda yer gok, kose bucak kitap ve fotograf dolu. Tavanlara kadar yukselen arsiv dolaplari yatagin alti da dahil olmak uzere odanin her bir cm karesini kaplamis halde. Herhangi biri icin nefes alacak yer yok.  Bill Cunningham'insa gercekten nefes alabildigi tek yer burasi gibi.



84 yasinda olmasina ragmen hala hergun Carnegie Hall'un kiler dolabinda duran bisikletini alip New York sokaklarina cikiyor. New York Times'in (ve sayisiz pek cok yayimin) efsane isimlerinden. Moda bolumunde her hafta yenilenen vidyolari yayinlaniyor. 

http://www.nytimes.com/pages/fashion/index.html

Modanin kalbinin parlak dergi sayfalarinda degil, bizzat sokakta attigina inaniyor. Kosesinin adi da On The Street with Bill Cunningham  zaten.




Biraksam hayati ve yaptiklari hakkinda 20 sayfa daha yazabilirim ama filmi kendiniz de izleyip ne demek istedigimi gorebilirsiniz. Ben asil anlatmak istedigime geceyim ve simdiye kadar dikkatinizi cekmemis olabilir diye bir kez daha belirteyim, hala hergun bisiklet tepelerinde sokak sokak dunyanin en hizli ve acimasiz sehrini gezip fotograflar ceken bu adam 84 yasinda.


Nedir peki onu isine bu kadar baglayan, bu kadar canli ve hayatta tutan? Deli mi bu adam? Eger deliyse gercekten, ya Rab beni de delirt!! Al aklimi da ben de onunki gibi bir hayat yasayabileyim.

Hep soylerim hobisi ya da herhangi bir alana ozel ilgisi olmayan insanlari atin cope gitsin. Bostur onlarin ici, ruhlari hayatta hicbir guzellige tutunmayi basaramamistir.

Peki ama tek bir konuya boylesine bir askla bagli olmak nasil bir duygudur? Oyle bir ask ki baska hicbir seye yer birakmamis. Ne maddiyat kalmis ne de duygusal ihtiyaclar. Sanatindan baska hicbir seyi gozu gormeyen (ve belki tam da bu yuzden siradan bir insanin elde edebileceginin cok otesinde bir basariya ulasan) bir adam.

Nasil oluyor da herkes ayni seyi yapamiyor? Hepimizin ruyalari yok mu? Herkes mi gercekten suanda yasamakta oldugu hayattan cok memnun? Herkes hayallerinin isinde mi calisiyor? Sanmam. Sebebi ne o zaman bunu yapamamamizin sizce? Hayatin gercekleri? Fazla klişe!! Hayattaki secimlerimiz diyelim bari.

Cogumuz nasil secimler yapti simdiye kadar?

Guzel bir universite sectik mesela. Okumayi sectik. Herkes oyle yapiyordu cunku. Baska turlusu toplumda kabul gormezdi cunku. Sonra pek cogumuz guzel de bir is secmek istedik, şoyle diplomamiza yakişir cinsten. (%98imiz falan bunu tam yapamadi tabi ama olsun) Sonra sira bir de guzel eş secmeye geldi, boyu boyumuza huyu huyumuza. Ailemize yakisir, soyle iyi egitimli, kumari, ickisi olmayan, potansiyel iyi aile babasi ya da mukemmel anne. 

Oh fistik. Tum hayatimizi planladik ve planlarimizi gerceklestirdik. Daha da cogumuz 30una bile ulaşmadi. Ne başarili insanlarmişiz! Ne mukemmel hayatlar kurmuşuz!

Peki neden o zaman 30undan sonra cogumuzda bir yorgunluk, bir mutsuzluk baş gosteriyor? Nereye gidiyor cocukken kucuk seylerle mutlu olabilme yetenegimiz? Ya da universitedekyen sık sık yasadıgımız dunyanin tepesinde oturuyor hissimiz? Nedir yillar icinde icimizdeki renkleri bizden alip goturen? Hayatimizin ilk 20 yilini surekli degisim icinde gecirmisken, sonraki 20 yilini tekduzeleştiren?

Herkes boyledir demek istemiyorum elbette ama lutfen aramizda aynen boyle hisseden "mutlu maskeli" insanlar da oldugunu unutmayin. Michael Gates Gill'in How Starbucks Saved My Life ismini verdigi kitabinda da anlattigi gibi, belki de hayatta basimiza gelebilecek en guzel şey cok mutlu oldugumuzu sanarken aniden aslinda hayatimizi ne kadar yanliş şeylerle doldurmuş oldugumuzu keşfetmemiz. Universite diplomasi + iş + eş + cocuk pek cogumuz icin "mukemmel hayat" olabilir. Ne mutlu buna ulaşmayi başarabilenlere. Ama lutfen eger icinizde bunlarin sizi mutlu etmeyecegine dair en ufak bir şuphe bile varsa yapmayin bunlari. Gidin ne istediginizi bulun once.

Heidi Klum'un eşi, unlu muzisyen Seal'in da şarkisinda dedigi gibi, "In a sky full of people, only some want to fly, isn't that crazy?"

Size ucma gucu verildigini ve sizin buna hayir dediginizi duşunun. Icindeki sesi dinlemeden, "hayat oyle gerektirdigi" icin yapilan tercihler de buna benziyor iste.

Ucamadigimizdan degil, ucmayi tercih etmedigimizden yerde sabit kaliyoruz.

Populer bahaneler arasinda azla yetinebilmek, en iyisine ulaşmaya calismaktan yorulmak, mucadele etmekten cekinmek, hayati akişina birakmak, bir de tabi -benim kişisel favorim- kadere karşi koyamamak var.

Alismayi da unutmamak gerek elbette. Uyuşmak ya da. Kendimden biliyorum hayallerimin isinde calismiyor olmama ragmen ilk basta yasadigim şoku atlatip, 3-4 ay icinde gide gele "aliştim" artik. Başlarda şikayet ettigim durumlar devam etmiyor mu, elbette ediyor. Ama ben artik şikayet etmek yerine goz ardi etmeye başladim, iyi mi? Allahtan henuz at gozlugu takmis, nereye gittigimi bile bilmeden sadece onume bakiyor degilim. Kafamda bir plan var, bakalim uygulayabilirsem...Bir Bill Cunningham olabilir miyim, zevk aldigim isin baska hicbir seye yer birakmamacasina ustune duşebilir miyim bilmiyorum ama  yukarida saydigim bahanelere benim hayatimda yer olmadigi kesin. 

Siz de hepsini firlatip atin bir kenara! O kadar hizli yapin ki bunu duvara carpip paramparca olsunlar! Dinleyicilerin alkislari esliginde, bagira cagira kendimden gecerek verdigim bir tavsiye degil bu; sizin disinizdaki dunyanin icinizdeki isteklerle uyusmazligini bilen, hosnut olmadiginiz seyleri degistirmek icin gercekten buyuk riskler goze almak gerektiginin farkinda bir kizin tavsiyesi.

Bill yapabildiyse, Duygu yapabilecegine bu kadar inaniyorsa, tum Ayseler tum Aliler de yapabilir, siz de inanin. Bir de lutfen, su filmi izleyin. Sadece modadan, fotografciliktan cok daha fazlasini bulacaksiniz. Soz veriyorum.

Kendi elleriyle cizdigi gorunmez kafeslerde, mutlu makyaji yaparak yaşayan sayisiz insandan biri olmak yerine universite diplomasi olmasa da, hic evlenmemis olsa da, kucucuk bir odada, sıkıs tepis, tek kisilik bir yatakta tum omrunu gecirmis olsa da her zaman mutlu olmuş insanlardan olmali derim ben. Secim size kalmış.

Bill Cunningham'in daha cok uzun yilllar yasadigi ve onun gibilerin cogaldigi bir dunya dileklerimle,

Duygu